Nefes kesen bakir bir coğrafya, büklüm büklüm Datça

Yaz gelmeden tatil planları ve erken rezervasyonlar yapılır, eş-dosttan öneriler alınır. Tatil bu, düşünmesi bile güzel; keyif çatılacak, iş-güç stresinden uzaklaşılacak, ten rengi koyulaştırılacak, takım elbise yerine kısa pantolon, parmak arası terlik ve tişört giyilecek. Yapılacaklar böylece uzayıp gider…

Yazı: Ömer Lütfi Soylu


Hep aynı kumsalda güneşlenmek, aynı denizde yıkanmak, açıkbüfe yemek ve kalabalık, benim tatil anlayışımın çok dışında kalıyor. Farklı yerler görmek, her gün yöresel farklı bir yemek yiyebilmek yani keşfettikçe yenilenmek; tatil bu olsa gerek. Hem Güney’de bakir kalmış nadir yerlerden olması, hem nefes kesen bükleri, hem de coğrafyacı Strabon’un “Tanrı yarattığı kulunun uzun ömürlü olmasını isterse onu Datça yarımadasına bırakır” deyişinin etkisiyle bu yılki tatil rotamızı Datça olarak belirledik ve çok keyif aldık. 
 
Aslında yolculuğumuzun ilk durağı Çeşme. Moda deyimi ile beach club’larda iki gün geçirip Datça’ya doğru yola çıkıyoruz. Ama önce Çeşme’de size önerebileceğim muhteşem bir balık restoranı var; ona değinmeden geçemeyeceğim.
 
Ildırı’da balık ve günbatımı

Çeşme’nin karmaşasından uzaklaşıp Ildırı’ya uzanıyoruz. Ildırı, Çeşme’den arabayla 15-20 dakikalık mesafede, köy özelliklerinin yanında yazlıkçı anlayışını da barındıran küçük bir yerleşim. Ildırı girişindeki Manzara Cafe’yi geçtikten sonra yolun sağında Ildırı Balık Restoranı’na giriyoruz. Denizle iç içe diyebileceğimiz bir restoranda, iskele üzerindeki masalardan birine oturup önceden siparişini verdiğimiz sinariti beklerken mezelere yumuluyoruz; nefis… Güneş, Sakız Adası üzerinden yavaş yavaş batmaya başlarken kızıl ve lacivert, manzarayı inanılmaz renklere boyuyor. Taze sinarit bulursanız mutlaka yemelisiniz. Izgaraları da nefis. Rezervasyonsuz gitmemenizde fayda var. 
 
DATÇA’DAYIZ!
Otelimizi seçerken iki şeye dikkat ediyoruz; temizlik ve sessizlik. Datça merkeze 300-400 m mesafede Luna Otel’e yerleşiyoruz. Tam istediğimiz gibi. Temiz, sessiz; üstelik ucuz. Otelin sahibi Dinçer amca hoşsohbet birisi. Üstelik Datça büklerini çok iyi biliyor. Bize verdiği öneriler oldukça işe yaradı.
 
İlk rota: Hayıtbükü, Ovabükü, Palamutbükü, Knidos

Datça’daki ilk rotamız yarımadanın güneybatısına. Kahvaltıdan hemen sonra hareket ediyoruz. Yola çıkarken tedbir olarak yanımıza şemsiyelerimizi de alıyoruz; sualtı güzelliklerini seyretmek için ise şnorkel. Orta kalitede bir şnorkel 25-30 TL arasında. Emin olun verdiğiniz her kuruşa değecek. İlk durağımız Mesudiye Köyü’nden geçilerek gidilen, Hayıt ve Ovabükü. Datça’dan yaklaşık 20 dak. uzaklıkta. Datça’daki köyler genelde denizden uzakta, sarp yamaçlara kurulmuş. Karşılaştığımız bir Datçalı, merak ettiğimiz bu konuyu “geçmişte korsan saldırılarından korunmak” olarak açıklıyor. Mesudiye Köyü’nün yamaçlarında aracımızı durdurup vadiyi ve denizi seyrediyor, fotoğraf çekiyoruz. Hayıtbükü küçük bir koy. Teknelerin yanaşabileceği küçük bir iskelesi var. Deniz sıcaklığı tam yerinde. Hafif esinti, güneşlenirken bunalmanızı engelliyor. Deniz kenarında şezlong, şemsiye ve yemek servisi veren küçük kafeler var. Kafelerin duş ve soyunma kabinleri de mevcut. Şezlong ve şemsiye ücretsiz; fiyatlar ise beachclub’lara göre gayet uygun. Biz Hoşmahal isimli bir mekânı seçiyoruz. Gayet sakin bir yer. Bizden başka yalnızca 3-4 aile var. Sakinlik, denizin sesi, hafif rüzgâr; keyfimiz yerinde. Öğlen saatlerinde hafif bir şeyler atıştırıp Palamutbükü’ne doğru yola çıkıyoruz.
 
Not: Hayıtbükü’nde konaklamak için küçük pansiyonları tercih edebilirsiniz. Ağustos ayında bile boş oda bulma ihtimaliniz yüksek.
 
Berrak denizin adı: Palamutbükü
 
Palamutbükü’nün adının nereden geldiğini merak ediyoruz. Palamutbükü’nde çok sayıda meşe palamudu ağacı bulunurmuş. Ticari değerinden dolayı zamanla bu ağaçların yerini badem ağaçları almış. Palamutbükü, Hayıtbükü’ne göre daha büyük bir koy. Konaklamak için ahşap evler ve pansiyonlar mevcut. Küçük bir limanı da var. Palamutbükü’ndeki denizin berraklığı bizi şaşırtıyor. Öğrendiğimize göre deniz dibindeki görüş mesafesi yirmi metrenin üzerindeymiş. Şnorkelle yaptığımız deniz seyirlerinde biz de berraklığı takdir ediyoruz. Suyunun serinliği, tuz oranı ve berraklığı, denizin cazibesini karşı konulmaz kılıyor ve şezlonglarda güneşlenmeye zaman ayıramamanıza neden oluyor. Köylülerin plajda dolaşarak sattıkları taze nur badem, deniz kenarında yenilebilecek en lezzetli çerez. Kilosu her yerde 30 TL. Bizim vaktimiz olmadı ancak birçok kaynakta Palamutbükü’ndeki Le Jardin de Semra isimli restoranın yemek konusunda çok başarılı olduğunu duyduk. Özellikle kabak çiçeği dolması çok başarılıymış.
 
Knidos ve günbatımı

Günbatımından önce Knidos antik şehrine doğru yola çıkıyoruz. Knidos’a giderken sırasıyla Yazıköy ve Yakaköy’ü geçiyorsunuz. Antik şehrin merkezi deniz kenarında. Merkeze varmadan 6-7 km öncesinde antik harabeler var. Knidos gerçekten nefes kesici bir yer. Kendimizi antik çağlarda hayal ediyoruz. Deniz kenarındaki küçük liman, surlar, şehir merkezi, tapınak ve tiyatrolar; gerçek bir şehir. 
 
Knidos antik çağda en çok “Çıplak Afrodit” heykeliyle ünlenmiş. Praksiteles’in yaptığı heykel o kadar güzel, o kadar ünlüymüş ki, heykeli görmeye başka kentlerden insanlar gelirmiş. O zamana kadar tanrı heykelleri çıplak yapılır ama tanrıça heykellerinin sadece gerdan ve bir göğsü açık olurmuş. Afrodit heykeli bugüne kadar bulunamadı ama kaidesi yerinde duruyor. Biz de kaidenin resimlerini çekmekle yetiniyoruz. En tepede Apollon Tapınağı var. Kent oraya doğru antik bir tiyatro gibi yükseliyor. Harabelerde dolaşırken antik çağ insanlarını etrafımızda hayal ediyoruz. Önce İngilizler, ardından Amerikalılar Knidos'ta uzun yıllar kazı yaptığından, kalanlarla yetinip tarih bilincimizi ve tarihe verdiğimiz önemi ağza alınmayacak kelimelerle eleştiriyoruz. Günbatımının muhteşem kısa filmini bir de Knidos’ta görmelisiniz. Sırf bunun için bile Datça’ya gidilebilir. Tavsiyem manzarayı, büyük antik tiyatronun tepesinden seyretmeniz. Antik şehir, tarihi deniz feneri ve güneş, muhteşem kareler vaat ediyor.
 
Fevzi’nin Yeri’nde farklı lezzetler
 
Fevzi’nin yerini birçok kişiden duyduğumuzdan, akşam yemeği için orada karar kılıyoruz. Mezeler Semra Hanım’dan, balıklar Fevzi Bey’den; servis ise ailenin gençlerinden. Tam bir aile işletmesi. İşletmelerini “bir çeyrek balık lokantası, bir çeyrek meyhane, bir çeyrek buluşma noktası ve bir çeyrek dostluk masası” olarak tanıtıyorlar. Tıklım tıklım dolu olduğundan 10-15 dakika sıra bekliyoruz. Tüm aile, misafirlerini iyi ağırlayabilmek için seferber. Semra Hanım’ın yöresel otlardan yaptığı on çeşit mezenin her biri muhteşem; mutlaka denemelisiniz. Karides tava inanılmaz. Mezelerin ardından köpekbalığı yüzgeci çorbası içiyoruz; farklı bir lezzet. Tam kıvamında pişmiş barbunların ardından, yine yöresel keçiboynuzu muhallebisinden tadıyor ve çok beğeniyoruz. 
 
İkinci rota: Aktur, Ayak Adası
 
Datça’daki ikinci rotamızın ilk durağı Aktur. Datça’dan Muğla istikametine doğru 15-20 dakikalık mesafede, çam ağaçları ve nefis iki koyuyla harika bir tatil sitesi Aktur. Ayrıca sörf meraklıları için küçük bir sörf okulu da mevcut.
 
İkinci durağımız Ayak Adası kumsaldan 100-150 metre uzaklıkta, birkaç keçi ve tavşana evsahipliği yapan minik bir ada. Kumsaldan adaya yürüyerek ulaşabiliyorsunuz. Denizkestanelerinden korunmak için deniz ayakkabısı giymenizi öneririm. Kumsal çok sakin, manzara nefis, deniz harika; mutluluğun dibine vuruyoruz. Ayak Adası’ndaki plajda herhangi bir işletme yok. Bu yüzden şemsiyenizi ve suyunuzu yanınızda götürmelisiniz. Küçük balıkçı tekneleri gün içinde uğrayarak taze balık pişiriyorlar ama her zaman denk gelemeyebilirsiniz. 
 
Kısa kısa hatırladıklarımız

Datça sahilinde gece yürüyüşü yaparken lokma tatlısı yemek, Emek Balık Lokantası ve fangri, taze nur badem zeytinyağı, Eski Datça, Mehmet Ali Ağa Konağı, Börtübet, kapari, Domuz Çukuru ve Akvaryum Koyu. 
 
Datça’ya, geziye ve denize veda

Ayrılma vaktinin geldiğine üzülürken, gördüklerimize ve yaşadıklarımıza yani yanımıza alabildiklerimize, yaşanmışlık sayabileceklerimize seviniyoruz. Datça’nın tüm güzelliklerini birlikte yaşadığım sevgili karımla İstanbul yolundayız; tenimizde güneşin rengi, yüzümüzde gördüklerimizin keyfiyle. Datça’yı anlatırken Can Yücel’i anmamak olmaz. Yazımıza ve Datça’ya, ustadan bir şiirle veda ediyoruz.
 
Vasiyet
 
Beni kuzum Datça’ya gömün.
Geçin Ankara’yı İstanbul’u!
Oralar ağzına kadar dolu.
Alabildiğine pahalı
Örneğin Zincirlikuyu’da
Bir mezar 750 milyona
Burası nispeten ucuz
Ortada kalma ihtimali de yok
Hayırdua da istemez
Dediğim gibi beni Datça’ya gömün
Şu deniz gören mezarlığın orda
Gömü sanıp deşerlerse karışmam ama


Fotoğraf Galeri

Reklam
En Çok Okunan
Gana, Mineral ve Maden Politikasını... Zafer Harmandal / Hartek Mermer ... Gana'nın genç yeteneklerine anl... Kosgeb 4. İnovatif Kobi Ödülleri... Power sector wIll fuel economIc gro... Ganalı araba üreticisi ticari üreti... Kara kıtanın 10 parlak şehri... Animasyon: Afrika'yı Çizmek...
Reklam
Reklam
Sosyal Medya


© Copyright 2013 African Business Life
Bu sitenin içeriğinin kopyalanması ve yeniden dağıtılması açık olarak yasaktır. İşbu sitenin içeriğindeki herhangi bir hata veya yanlışlıktan şirket sorumlu tutulamaz.Tüm Hakları Ferm Ajans Ltd.Şti. ' ye aittir.